Klasik Dediğimiz Yemekler Neden Klasik Oldu
Bir yemeğin klasik sayılması için eski olması yetmiyor. Klasik olanlar, coğrafyanın verdiğiyle en az israfla en çok tadı çıkaran tariflerdir; o yüzden yüzyıllarca ayakta kalırlar ve o yüzden herkesin evinde biraz farklı yapılırlar. Türk mutfağının omurgasını kuran yemeklere baktığınızda hepsinde aynı mantık görünüyor: eldeki ürün, eldeki ateş, eldeki zaman.
Aynı yemeğin bölgeye göre değişen hali
Kuru fasulye Türkiye’nin her yerinde pişer ama aynı tabak değildir. İç Anadolu’da et suyuyla, koyu kıvamda ve pilavla gelir. Karadeniz’de daha ince bir suyu vardır, yanına mısır ekmeği konur. Ege’de zeytinyağıyla hafifletilir. Aynı ismin altında üç ayrı yemek var ve üçü de doğru.
Mantı, Kayseri’de tırnak ucu kadar küçüktür, hamurun inceliği ustanın imzasıdır. Kuzeyde ve batıda daha iri açılan mantılar fırında kızartılıp üzerine sıcak su dökülerek pişirilir. İçli köftenin Güneydoğu’daki hali daha küçük ve baharatlıdır, Malatya tarafında iri ve yumuşak olur. Kebap tarafında ise ayrım daha nettir: Adana’nın acısı tarifin parçasıdır, Urfa’nın acısız oluşu eksiklik değil tercihtir.
Ekmek ve tahıl tarafı da aynı haritayı çiziyor. Karadeniz’de mısır unu, Güneydoğu’da bulgur, iç bölgelerde buğday ekmeği sofranın taşıyıcısıdır. Bulgurun pirinçten yaygın olduğu illerde pilav kelimesi doğrudan bulguru işaret eder ve yanına gelen yemek de ona göre kurulur. Bu yüzden bir yemeği anlatırken yanında ne yendiğini söylememek, tarifin yarısını atlamak anlamına geliyor.
Sebzede de aynı ayrım işler. Zeytinyağlılar Ege’de soğuk servis edilir ve limon oradadır; iç bölgelerde aynı sebzeler sıcak, yoğurtlu ve etli olarak sofraya gelir. Tarhana neredeyse her ilde başka bir bileşimdir, kimi yerde domates ağır basar, kimi yerde yoğurt ve nane. Bu farkların hiçbiri “asıl tarif” tartışmasıyla çözülmüyor, çünkü asıl tarif diye bir şey yok, bölgenin elindeki ürün var.
Ateşin iki hali: mangal ve fırın
Türk mutfağının pişirme geleneği iki ayrı ritim üzerine kurulu. Mangal anlık bir mutfaktır. Kömürün alevi geçip kor haline gelmesi beklenir, çünkü alev eti yakar, kor pişirir. Şişin ateşe uzaklığı santim santim ayarlanır, et dinlendirilmeden kesilirse suyu tahtada kalır. Yanına konan biber ve soğan süs değildir, közlenen sebze etin yağını dengeler. Bu mutfakta zamanlama saniyeyle ölçülür ve hata geri alınamaz.
Fırın ise bekleyen bir mutfaktır. Taş fırında kuzu, güveçte etli sebze, tepside kebap, sacda ekmek; hepsi düşük ısıda uzun süre kalarak dokusunu bulur. Fırın işi yemekler hazırlandıktan sonra mutfakçıyı serbest bırakır, mangal ise başında adam ister. Bu ayrım bir menünün nasıl kurulduğunu da açıklar. İkisini aynı listede tutmak, mutfağın iki ayrı ritmi aynı anda yönetmesi demek ve bunu sürdüren yerlerin sayısı sanıldığı kadar fazla değil. İstanbul’da Boğaz hattında, Süleymaniye tarafında yer alan Moss Lounge the Bosphorus gibi mekânların menülerine bakarken ızgara ve fırın başlıklarını ayrı ayrı aramak, o mutfağın nasıl kurulduğu hakkında baştan fikir veriyor.
Sebze garnitür değil
Türk mutfağında sebze, etin yanına konan bir tamamlayıcı değil, kendi başına ana yemek. Zeytinyağlı enginar, imambayıldı, taze fasulye, bamya, kereviz, pırasa; bunların hiçbiri tabağın kenarında durmaz, tabağın kendisidir. Dolma ve sarma da aynı mantığın ürünü: sebzenin içi doldurularak hem porsiyon büyütülür hem ürün israf edilmez.
Zeytinyağlıların soğuk servis edilmesinin de teknik bir sebebi var. Zeytinyağı sıcakken kokusunu havaya bırakır, soğuduğunda sebzenin üzerinde kalır ve tat katmanlanır. Yine de buzdolabından çıkan bir tabak doğrudan sofraya konmaz; on beş dakika oda sıcaklığında beklemesi gerekir. Çok soğukta yağın tadı alınmaz, ılıkta ise ağır gelir.
Bu yaklaşımın arkasında mevsim var. Kışın lahana, pırasa, kereviz ve kök sebzeler sofrayı taşır. Yazın patlıcan, biber ve domates devreye girer ve mutfak hafifler. İkisinin arasındaki geçişte bakla, enginar ve taze soğan gibi kısa ömürlü ürünler görünür, birkaç hafta içinde kaybolur. Kurutma ve turşu ise bu takvimi uzatmak için geliştirilmiş yöntemler. Kurutulmuş patlıcan, biber ve bamya kışın yaz tabağını taklit eder; turşu ise ağır kış yemeklerinin yanında asit görevi görür, sofranın dengesini kurar.
Tatlı neden en sona kalır
Türk tatlıları kabaca ikiye ayrılır ve bu ayrım sofradaki yerlerini de belirler. Şerbetliler, yani baklava, künefe, revani, kendi başlarına bir öğün ağırlığındadır. Ağır bir et yemeğinin arkasından geldiklerinde çoğu zaman yenmez, tabakta kalır. Sütlüler ise, sütlaç, kazandibi, keşkül, aynı sofrayı kapatabilir çünkü hafiftirler ve ağızdaki yağı temizlerler.
Pratikte kural basit: sofra ağır geçtiyse sütlü, hafif geçtiyse şerbetli. Bir de tatlıdan önce meyve getirme alışkanlığı var; kavun, karpuz ya da mevsim meyvesi damağı sıfırlar ve tatlının tadı daha net alınır. Türk kahvesinin tatlıdan sonra değil, tatlıyla birlikte gelmesi de aynı sebeple. Acılığı şekeri keser ve sofranın son cümlesini yumuşatır.
Şerbetin sıcaklığı da tarifin parçası. Sıcak hamura soğuk şerbet dökülür, soğuk hamura sıcaklığı verilir; ikisi aynı sıcaklıktaysa hamur şerbeti içine çeker ve baklava ağırlaşır. Evde en sık atlanan, sonucu ise en net değiştiren ayrıntılardan biri bu.
Bütün bu ayrıntılar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, karmaşık bir teknik değil, uzun süre tekrarlanmış bir sağduyu. Klasikler öyle kaldı çünkü işe yaradılar.